Adaların ilki MİKONOS adası.

Akşam saat 18:00’de gemi kalktıktan sonra saat 14:00 gibi Mikonos’a geldik. Ancak inanılmaz bir rüzgar olduğundan bir türlü gemi kıyıya yaklaşamadı. En sonunda da açığa demirleyip teknelerle bizi adaya gönderme kararı aldılar. Bu da biraz zaman alınca saat 15:30 gibi adaya ancak varabildik.

Mikonos tipik bir Yunan adası (bunu tabi daha sonra öğrendik).Elden ele geçmiş, Venedik’lilerden Bizans’a sonra Osmanlı’ya sonra tekrar Yunanistan’a. İşin üzücü tarafı 1453 senesinden sonra tam 300 sene bu ada Osmanlı hakimiyetindeymiş.

Yaklaşık 60.000 kişinin yaşadığı ada yazları üç katı kadar büyüyor.

Adanın en önemli kenti HORA. O da iki bölümden oluşuyor, eski kent ve küçük Venedik dedikleri yerler. Bu meşhur değirmenlerinin olduğu yer küçük Venedik. Aynı zamanda adanın sembolü haline gelen meşhur Pelikan kuşunun dolaştığı yerler ancak biz göremedik kendilerini:)

Tabi Mikonos deyince insanın aklına hemen eğlence geliyor. şehirden 1.20 Euro’ya eski püskü otobüsler ile iki tane meşhur plajına gidebiliyorsunuz. Bunlardan birisi Paradise Beach, diğeri ise Super Paradise beach. Aalarında ki fark, Super olan Paradise bir çıplaklar kampı. Ancak biz gidemedik, çünkü vakit açısından yetişme şansımız yoktu. Biz de normal Paradise’a gittik ancak fotoğraflardan da görebileceğiniz gibi müthiş bir eğlenceye tanık olduk ki biz gittiğimiz de saat öğleden sonra 5 530 gibiydi. Orada 24 saat eğlence bitmiyormuş. Zaten ben bu kadar delice eğlenen bir başka insanlar grubu görmedim. İçkinin su gibi aktığı ve bütün masaların üstünün dans eden kızlar ve erkeklerin doldurduğu bir plaj düşünün. Toplam sayı öyle az falan değil, sanırım sadece o bölümde 500 den fazla insan toplanmıştı ve her türlü çılgınlık mevcuttu.

Yakınlarında bulunan Delos adasının güzelliğinden hem kitaplar bahsediyordu hem de orada herkes, ancak zamanımız olmadığı için biz bir yere gidemedik.

Değirmenler muhteşem. Özelikle güneş batımında yüzlerce insan fotoğraf çekebilmek için yarıştı. Çok güzel pozlar yakalayanlar olmuştur mutlaka, biz de denedik:))

Alış veriş için çok uygun bir yer diyemeyeceğim, bizim Bodrum sokaklarını andıran daracık sokakları var. Ancak pırıl pırıl ve tertemiz bir yer.

Yemek için gemide yiyebileceğimiz halde biz Mikonos’ta yemek istedik, küçük Venedik’te yemeği düşünüyorduk ama fiyatlar çok yüksek geldi, biz de Eski Kent’te yedik, yine de toplam gezinin en pahalı yemeği oldu, balık, salata ve iki biraya 100 Euro ödedik. Ancak RED TROT dedikleri bizim barbunun biraz büyüğü bir balığı ızgara getirdiler. İnanılmazdı, hani balık yiyecekseniz mutlaka deneyin derim.

Gemiye son hareket 23:45 idi, bu yüzden yemek keyfinden sonra biraz yürüyüş yapıp, teknelerle gemiye aktarıldık.

Fiyatlara gelince, örneğin her tarafta 2.5-3 Euro olan magnetler burada 3.5-4 Euro idi. Mikonos diğer bütün gezileri tamamladıktan sonra çok net belli oldu ki en pahalılarından birisi (sanırım Santorini 1. sırada), ancak burada bir tarih yok, doğa evet ama asıl vurucu noktası kesinlikle eğlencesi. Cinsellikten, çılgınlığa her şeyin yaşandığı bir yermiş, bizim görebildiğimiz ve kalabildiğimiz sürece gözümüze çarpan da bu oldu.

Bir de çok fazla sayıda turist var, bu kadar küçük bir adanın, bu kadar turist çekebilmesi ve akıtılan Euro’ları gördüğünüzde şaşırıyorsunuz.

Saat 23:45’te gemiye döndük ve gemi 15 dakika sonra hareket etti. Bir sonraki durak PATMOS adası.

P A T M O S

İkinci durak PATMOS adası.

Gece eğlencemizi gemide tamamlayıp kamaramıza döndük, kamarada bizi bir sürpriz bekliyordu. Yatağımızın üzerine konan günlük gazetede sabah 07:00’de Patmos’a ineceğimiz, 3 saat kalacağımız ve sonra saat 10:00’da hareket edeceğimizi söylüyordu.

Sabah 6:00 gibi kalkıp, kahvaltımızı ettikten sonra, 07:00’de yine tekneler ile adaya vardık. Patmos muhteşem doğası olan minicik bir ada. Ancak fotoğraflarda da göreceksiniz, inanılmaz bir güzelliği var. Hani küçük bir balıkçı köyü düşünürsünüz ya, aynen öyle. Harika bir deniz ve enfes bir manzarası var.

Tarihçesi biraz ilginç, İncil yazarlarından Aziz Johannes’in hiristiyanların önemli mesajlarını bu adada yazdığı düşünülüyor, fotoğraflardaki kilise de onun anısına yapılan bir manastır olarak ziyaret ediliyor. Bir nevi hiristiyanlar için hac gibi bir şey oluyor.

Bu ada Roma İmparatorluğu zamanında sürgün adası olarak kullanılmış.

Yine 1537 yılında ada Osmanlılar tarafından işgal ediliyor ve 1832 yılına kadar Türklerin egemenliği altında kalıyor, sonra İtalyanlar ev en son Yunanistan’a geçiyor.

Adanın dini açıdan önemi büyük olduğundan pek turistik bir yer olmamasına rağmen, bütün gemiler buraya mutlaka uğruyor. Ancak yukarıda dediğim gibi bir doğa harikası bu ada.

Adada toplam 6.000 kişi yaşıyor, liman kentinin adı Skala ve burada 2.500 kişi yaşıyormuş.

Adada çok kalamadığımız için fiyatları konusunda bir yorum yapamıyorum. Ancak şehir merkezinde çok güzel içki dükkanları var. Ne ararsanız bulabileceğiniz bu dükkanlarda fiyatlar da oldukça makul. Örneğin bizim ufak rakı kadar bir Uzo’yu 5 Euro’ya alabiliyorsunuz.

Saat 10:30 gibi gemimize dönüp, öğlen yemeğimizi yedik, bir sonraki durak KUŞADASI idi.

Bizim için çok büyük önem taşımasa da diğer yolcular için çok eğlenceli ve keyifli bir tur oldu, onların çoğu EFES ve MERYEM ANA ziyareti yaptı. Biz Pınar ile Kadınlar Plajına gidip dönüş saatimize kadar denize girip, güneşlendik.

Gemiye geri dönüş zamanımız saat 20:15 idi. Gemiye geldikten sonra 20:30 gibi kalktı. Biz de kamarımıza gidip hazırlandık ve hemen 21:00’dekiakşam yemeğinde yerimizi aldık.

Bir sonraki durak RODOS.

R O D O S

Üçüncü durak Rodos adası oldu.

Gazetemize göre Rodos’a 07:00’de varıp, 17:30’a kadar burada kalacaktık.

Ve biz ilk ücretli turumuzu aldık. Kişi başı 48 Euro olan bu turu almakla ne kadar iyi ettiğimizi de sonra anladık.

Gemiden indikten hemen sonra otobüslere dolduk ve Rodos’tan önce Rodos’a 56 km mesafede olan LİNDOS’a gittik.Gerçekten insanı büyüleyen bir manzarası var Lindos’un ve tabi müthiş bir de tarihi. Tamamen arkeolojik bir yapıya sahip. Atina’da sonradan göreceğimiz Akropolis’in bir minik kopyası gibiydi. Şehrin tepesinde yer alan kale ve akropolisi mutlaka gezmelisiniz.

Daha sonra Rodos’a geri geldik ve ikinci gezimiz başladı.

Rodos on iki adanın başkenti ve 60.000 kişi merkezde olmak üzere adada toplam 120.000 kişi yaşıyor. Yaklaşık 3.000 Türk varmış adada.

Adanın tarihçesinde en önemli yeri Şövalyeler alıyor. St. John şövalyeleri buraya gelip hastane ve okul yapmışlar. Dünyanın her tarafından şövalye akınına uğramış ve seçmelerde çok titiz davranmışlar. Özellikle Osmanlı ile savaşlarında, Osmanlılar her tarafı almalarına rağmen şövalyeler ve kalenin yapılış tarzından dolayı kaleyi geçememiş ve 22 sene burayı fethedememişler.

Rodos’un her tarafı tarih dolu. Özellikle eski kent dedikleri kalenin için muhteşem. Gezerken sanki tarihe tanıklık ediyorsunuz. Her tarafında dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen şövalyelerin yaşadıkları ülkeler ile ilgili tarihlerini taşımaları kaleyi çok tarihsel bir noktaya getirmiş.

Bugün onların yapmış olduğu hastane bir müze durumunda, zamanınız ve merakınız varsa mutlaka gezin.

Eski kenti de mutlaka gezmelisiniz, rehberimizin dediği gibi, kendinizi serbest bırakın ve kaybolun, daracık sokakları oldukça şirin.

Daha vakit olduğundan biz plaja gidelim dedik ve Rodos’un en meşhur plajlarından Eli plajına gittik ( marinaya yürüme mesafesi ). Bu kadar uzun ve bu kadar dolu bir başka plaj uzun zamandır görmemiştim. Denizi tertemiz ve hemen derinleşen cinsten, yani yüzme bilmeyenler için çok uygun diyemeyeceğim. 3.50 Euro ödüyorsunuz ve güneş / şezlong alıyorsunuz ama kimse iç içe değil.

Rodos’ta hem liman, hem marina oldukça geniş. Bu turlarda aynı anda 14 16 tane gemi yanaşıyormuş. Açıkçası bizim çok beğendiğimiz bir yer oldu Rodos. Yani belki 1 hafta çok ama 2 3 gün alınması gereken yerlerden bir tanesi.

Bir sonraki durak GİRİT.

G İ R İ T

Dördüncü durak Girit adası.

Gazetemize baktığımızda Girit’e Heraklion ( Kandiye ) limanına sabah saat 07:00 ‘de ineceğimizi ve 11:00’de kalkacağını öğrendik.

Sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra kişi başı 5 Euro ödediğimiz bir yürüyüş turu aldık. Tur rehberi kısa bir anlatımla önemli yer ve tarihçesinden bahsettikten sonra bizi serbest bıraktı.

Ancak Girit biraz hayal kırıklığı idi, minik bir şehir ama neredeyse tamamen şehirleşmiş bir ada. Zaman darlığından başka bir yerini keşfedilme şansımız olmadığı için Heraklion’u gezebildik.

Girit’İn diğer adalardan farkı, bağımsız olması, yani on iki ada oluşumu içinde yer almıyor.

Burası Yunanistan’ın en büyük, Akdeniz’İn ise 4. büyük adasıymış.

Nüfusu yaklaşık 100.000, tamamen Minos Uygarlığı etkisinde kalmış bir ada. Bizim görebildiğimiz en önemli tarih eseri 17. yüzyılda yapışmış olan 4 aslan figürlü çeşmesi. Aslında burada Knosos sarayının ziyaret edilmesi gerektiğini okumuştuk ama zaman darlığından dolayı ve de özellikle herkes Santorini’ye bir an önce gidebilmek için kimse zaman darlığından şikayet etmedi.

Açıkçası Girit’i çok merak ediyorduk ama en azından diğer adaların yaptığı etkiyi Girit yapmadı. Belki daha uzun kalınsa plajları veya tarihi daha iyi incelemek mümkün olabilirdi.

Saat 11:00’de gemide yerimizi aldık ve leziz öğlen yemeğimizi yedik.

Bir sonraki yer turun en çok merak edilen, rüya gibi anlatılan SANTORİNİ adası. En büyük merakımız da acaba anlatıldığı gibi bir yer mi? Yoksa abartı var mı?

S A N T O R İ N İ

Beşinci durak Santorini adası.

Evet, en çok merak ettiğimiz, neredeyse fotoğraflarına aşık olduğumuz Santorini adasına varış 14:00 idi. Ayrılış ise 20:00.

Adaya yaklaştığımızda en önce doğanın yarattığı bu adaya hayranlık duymaya başladık. Uzaktan baktığınızda dağların üstünde kar gibi duran evleri görünce şaşırıyorsunuz, adanın tamamen tepesine kurulu olan bu evlere yaklaştıkça neden büyülü ada olduğunu anlıyorsunuz.

Adada aşağıda büyük gemilerin yanaşabileceği bir liman yok. O yüzden aynı Mikonos gibi gemi açıkta durdu ve biz tekneler ile adanın limanına çıktık. Ancak burada bizi bir sürpriz bekliyordu. farklı gemilerin de yanaşmasıyla yaklaşık 2000 insan aynı anda inince adada otobüs trafiği yaşandı. Biz tur aldığımız için yaklaşık yarım saat turumuzun otobüsünün gelip bizi almasını bekledik. Sonunda otobüsümüz geldi ve adanın tepesine doğru hareketlendik.

Adanın bir tarafı dik yamaç olmasına rağmen, diğer tarafı düzlük, plajlar ve oteller daha çok bu bölgede. Doğa ve büyüleyici manzara ise adanın dik yamaçlarında yer alıyor.

Santorini, M.Ö 1450 yılında volkanik patlama ile 3 küçük 1 büyük ada olarak dört parçaya bölünmüş.

Mısır papirüslerinde burası ATLANTIS olarak anılmış, yani hiç bir zaman bulunamayan Mutlu Ada. Burada meydana gelen volkanik patlamadan dolayı üç renk toprak görmeniz mümkün, beyaz, siyah ve kırmızı. Zaten plajların çoğu siyah kum.

Adanın başkenti FİRA. Özelliği de bu adaya özgü evlerin inşa edilmesi. Adanın en büyük sorunu SU. Hemen hemen hiç su kaynağı yok, o yüzden hep adanın dışından getiriliyor. Adadaki evlerin inşaatı o yüzden çok uzun sürüyor. Ancak eskiden bir tarım adası olan bu adada artık neredeyse tarımla uğraşan yok. Çünkü şu anda dünyanın en çok ziyaret edilen adası olarak turizmden çok büyük paralar kazanmışlar. Zenginlerin buradan değeri 600.000 Euro’yu bulan rakamlara evler aldığı söyleniyor.

Biz önce İa’ya gittik, İa ile Fira’nın arası otobüsle yaklaşık yarım saat sürüyor. Fotoğraflarda göreceğiniz gibi İa muhteşem bir yer. Bu arada otobüsümüz ara bir sokaktan, ana caddeye dönerken bir arabayı sıkıştırınca hem trafik tıkandı, hem bizim yarım saatimize mal oldu. Neyse sonra polis hemen geldi ve biz bıraktığımız yerden devam ettik, hani fotoğraflar arasında bir kaza fotoğrafı var, bu da ne derseniz, anlatmış olayım dedim:))

Gerçekten sokakları, manzarası, evleri ile rüya gibi bir yer Santorini. Rengarenk dükkanlar, muhteşem bir doğa ve şarapları çok güzel. Özel ve sadece bu adaya özgü yetişen üzüm bağlarından elde edilen şarapları oldukça güzel.

Biz denize gidemedik, zaman buna yeterli değildi ancak denizinin de çok güzel olduğu söyleniyor.

Şehir içinde boş zamanımızda yaptığımız alış veriş Santorini’nin klasına yakışan şekilde olduğunu gösteriyordu. Cafeler ve Restoranlarda öyle güzel manzaralar vardıki, oturduğunuzda canınız kalkmak istemiyor.

Sonra aşağı inme faslı geldi. Burada 3 şekilde Fira’dan limana inebilme şansınız var, ya kurulmuş teleferik sistemi ile ineceksiniz, ya katır sırtında 586 merdiven ineceksiniz veya yürüyerek ineceksiniz.

Hani imkansız şeyler dediğinizin nasıl imkanlı hale getirilebileceğinin en güzel örneği bu inişler.

Biz merdivenlerden yürümeyi tercih ettik, aynı merdivenleri katırlar da kullanıyor. Onlar ile birlikte iniyorsunuz, tam 586 basamak. Son derece keyifli ve iyi ki merdivenden inmişiz diyorsunuz. 600 700 metreden aşağı indikçe her yanınız da manzara size eşlik ediyor, diğer taraftan da katırlara oldukça dikkat etmelisiniz, birbirine bağlı oldukları için ve bağımsız indikleri için bazen kazalar yaşanabiliyor. Ancak tekrarlıyorum, giderseniz mutlaka yürüyerek veya katırla inin. Teleferik hem çok kalabalık hem hiç bir şey anlamıyorsunuz.

Her saniyesi çok keyifli geçen Santorini, herkes gibi bizi de büyüledi diyebilirim. Buraya mutlaka ayrı bir ziyaret yapmalıyızı düşünmeyen olmadı zannediyorum. Fiyatlar konusunu bilmiyorum ama bildiğim kadarıyla Atlas Jet buraya direk uçuyor ve bir çok turizm firması buraya özel tur düzenliyor.

Ancak şunu düşünmeden de edemiyor insan, bir adanın bu kadar doğası korunabilir, bu kadar turistik yapılabilir. Günde 30.000 – 40.000 kişinin ziyaret ettiği bir yer Santorini. Bir çok meşhur insanın ev aldığı bir yer.

Saat 20:00 olduğunda adadan biraz da buruk ayrıldık. Eminim herkesin içinden burada daha fazla kalmalıydık geçmiştir.

Santorini’den sonra son durağımız Pire limanı, yani Atina.

A T İ N A

Altıncı ve son durağımız Atina.

Yine gazetemizden öğrendiğimiz sabah 07:00’de pire limanında olacağımız ve saat 16:00’da hareket ederek 23 saatlik İstanbul dönüşümüz olacağıydı.

Biz Atina turu almadık ve kendimiz gezmeye karar verdik, tabi biraz yanımızda götürdüğümüz bilgiler, biraz tur rehberimizden öğrenebildiğimiz kadarıyla, kahvaltıdan sonra Pire’de yaklaşık bir yarım saat yürüdükten sonra metroyu bulduk ve Atina’ya metro ile indik. Bu arada metro kişi başı 0.80 Euro (tek gidiş).

Pire’den bindiğimiz metrodan Monastraki meydanında indik, Akropolis için iner inmez hemen tırmanmaya başlıyorsunuz. Çok dik olmasa da biraz yorucu bir tırmanış yapıyorsunuz. Akropolis’ giriş 12 Euro kişi başı ama içeriyi gezdikten sonra değer diyorsunuz. Hani Akropolis’i görmediysen Atina’yı görmemiş sayılırsın diyorlar ya, hak verdik. Büyüleyici bir tarih var. Her ne kadar hepsi durmuyorsa da, o devasa sütunlar ve tarih inanılmaz.

Efes’i bildiğimiz için o kadar çok etkilenmemeye çalışsak ta, Mitolojisinden, tarihinden etkilenmemek elde değil. Zaten aşağılara doğru baktığınız da tarihlerini nasıl yaşattıklarını görüyorsunuz. Ben Efes’i de gezdim ama hiç bu kadar kalabalık turist gruplarını görmemiştim. Onlarca grup, rehberler eşliğinde Akropolis’i geziyordu.

Akropolis’i bitirdikten sonra tekrar aşağı indik. Oradan eski kent dedikleri Plaka’yı gezdik. Sonra Sintagma meydanını bulduk ve oraları gezdik. Özellikle Atina Üniversitesi, Güzel Sanatlar Akademisi, Parlamento binaları muhteşem yapıtlardı. Sonra Psiri meydanını gezdik ve yemek yemek için Montastraki’deki en kalabalık caddede bir yer seçtik. Çöp şiş, Adana kebap, Kalamar, döner :)) Evet, tamamen bizim yemeklerden sunuyorlardı, biz de yedik ve çokta pahalı olmayan bir fiyat ödedik, 27 Euro, buna kocaman iki bardak bira dahil.

Yediklerimizi eritme zamanı gelmişti ve en son Internetten bulup bastırdığımız bir rehber tanıtıma uyarak Likabetus tepesine çıkalım dedik.

Dedik ama turumuzun ve belki de yaşamımızın en stresli anlarından birini yaşadık. Önce metro, sonra yürüyerek ziyaret etmeyi planladığımız Likabetus tepesi yüzünden neredeyse gemiyi kaçırıyorduk. Ya da biz kaçırdığımızı sandık, çünkü saatlere o kadar bağlı kalıyorlar ki, saat 16:00 ise kalkıyor, bu konuda sürekli uyarı yapıyorlar. Neyse, biz gidip gelelim derken saat 15:57 de gemiye bindik, yani 3 dakika kala ve artık ben Pınar ile çok paylaşmasam da neler olabileceğini planlamaya çalışıyordum. Düşünsenize pasaportunuz yok, kıyafetleriniz gemide, cebinizde paranızdan başka hiç bir şey yok, nasıl geri dönülecek. Ama bunlar yaşanmadı, pozitif enerji ve Pınar’ın çok başarılı bir taksi bulma operasyonu ile biz zamanında yetiştik. Ancak atladığımız şey, Atina’dan binen yolcuların inip, yerlerine yeni grubun alınmasıydı, dolayısıyla gemi 18:35’te hareket etti ve biz son yarım saatte çektiğimiz sıkıntı ve stresle kaldık:))

Atina’yı çok beğendim diyeceğim. Kesinlikle daha uzun ziyaret edilmesi gereken bir yer. Tarih ve deniz konusunda turizmde oldukça iyi durumdalar.

İnsanları bizimle aynı, sokakta kendinizi İstanbul’da gibi hissedebilirsiniz. Metroları çok kolay ve kullanışlı.

Ve turumuzu sonlandırıp gemimize döndük. Artık bir gece yatıp, ertesi gün İstanbul’umuza dönüyorduk.